|
|
|
Montignac Yöntemi , Şekeri Bırakma Yöntemi
Sağlıklı beslenerek ve hiç aç kalmadan zayıflama konusunda,
Fransız beslenme üstadı Montignac’ ın bulguları bir devrim
niteliğindedir. Michel Montignac, “Yedikçe Zayıfla”
(Güncel yayıncılık) adı altında çıkan, yöntemini
detaylarıyla anlattığı kitabında; tüm dünyada en kabul gören
“düşük kaloriyle beslenerek” zayıflama metotlarına karşı
çıkıyor ve deneylerle de kanıtlanmış bambaşka bir yöntemle
büyük bir başarı kazanıyor.
Montignac yöntemini çeşitli yönleriyle irdelemeye
geçmeden önce, kitabın Türkçe yazılan önsözünde, Cerrahpaşa
Diyabet ve Metabolizma Bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr.
Mücahit Özyazar’ ın bu yöntemi destekleyici bir yazısının
bulunduğunu söylemekte fayda var. Kitabın orijinal önsözünde
ise, New Orleans’taki Mercy-Baptiste Hastanesi Kalp
Cerrahisi Bölüm Başkanı Dr. Morrison C. BETHEA’nın;
hastanelerinde Montignac yöntemi uygulamasıyla
hastalarının hem zayıflamalarının, hem de kolesterol
seviyelerinin yüzde 20-30’lara varan seviyelerde düşüşünün
sağlandığını ve bu yöntemin kesinlikle çığır açıcı nitelikte
olduğunu anlatan yazısı yer alıyor. Şeker hastalarının da bu
yöntemden çok fayda gördükleri ve çoğunun ensülin
iğnelerinden bu sayede kurtuldukları tespit edilmiş. Asıl
ilginç olan ise, Dr. BETHEA’ nın daha sonraları, yanına ikisi
doktor, üç uzman arkadaşını daha alarak, bu metodu daha da
ileriye taşıdığını ifade ettiği yeni bir kitaba imza atmış
olması: “ŞEKERİ BIRAK! VE ZAYIFLA” (H.L. Steward, Dr.
Bethea, Dr. Andrews-endokrinoloji uzmanı-, Dr. Balart-gastroentereloji
ve hepatoloji uzmanı-, Güncel Yayıncılık).
Özetin Özeti:
Eğer Montignac ve Şekeri Bırak yöntemlerini sadece birer
cümleyle özetlememiz gerekseydi:
MONTİGNAC : Şeker ve şekerli gıdalar, bal, beyaz
un, ekmek, makarna, pirinç yasak, yerine kepeklileri
tüketilecek; mısır, patates ve havuç yasak; proteinlerle
beraber, kepekli olsa da tahıllar yasak; kepekli tahıl
ürünleri ve baklagillerle de yağ içeren gıdalar yasak; yeşil
sebzeler her tür gıdayla limitsiz tüketilecek.
ŞEKERİ BIRAK : Montignac’ta önerilen gıdalar
tüketilecek; birlikte tüketilme kısıtlaması yok; yalnız
miktarlarda aşırıya kaçılmayacak, öğün araları
atıştırmalarıyla sık ve az beslenme prensibi uygulanacak.
( Meyveler her iki sistemde de aç karnına. )
Zaten aşağıdaki yazı bu iki kitapta anlatılan beslenme
yönteminin genel bir özeti olacak.
Düşük kalorili beslenme yönteminin iflası:
Bugün tüm uzmanların ortak olarak kabul ettikleri bir olgu
var: Besinleri kalori hesaplarına göre tüketerek günlük
ihtiyacımızdan daha az kalori almaya başladığımızda, biraz
da egzersizle, gerçekten de kısa bir süre içinde
zayıflıyoruz. Derken bir duraklama dönemi başlıyor, artık ne
kadar az yesek de kilo vermemeye başlıyoruz. Çünkü vücut
“kıtlık alarmına” geçmiştir ve artık az kalori alsak da,
metabolizma yavaşladığından, yediklerimiz yağ olarak
depolanmaya devam etmektedir! Biz inatla daha da az yesek
bile vücut derhal önlemini alacaktır, sürekli bir kısmını
depolamaya devam edecek ve ne yesek yaramaya başlayacaktır!
Artık kilo vermek için kalorileri iyice düşürmeye ihtiyaç
duyulmaktadır, ama her seferinde kilo vermeye karşı gittikçe
artan bir direnç oluştuğu görülür. Zaten sürekli aç gezmenin
yarattığı bezginlik, bıkkınlık, bir müddet sonra canımızdan
bezdirir. Hiç bir insan çok uzun süre ihtiyacından daha az
yiyerek mutlu yaşamaya devam edemez. Kaçamak yaptığı anda
ise verdiklerini fazlasıyla geri aldığını görecektir. Düşük
kalori sistemini uygulayan bir çok kişi bu deneyleri
yaşamıştır. Vücudumuz tek bir öğün atladığımızda bile derhal
savunma mekanizmasını çalıştırır ve bir sonraki öğünde
mutlaka ekstra depolama ihtiyacı duyar. Bu yüzden zayıflamak
isteyen kişilerin değil günlerce aç gezmek, bir öğün bile aç
kalmaya müsamahaları yoktur. Hayvan deneylerinde de aynı
sistem gözlenmiş, aynı miktarda yemeği tek öğün yiyen
köpekler şişmanlarken, 5-6 sefere bölünerek yiyenler normal
kilolarını korumuşlardır. Düşük kalori rejimlerinin bir
diğer mahsuru daha vardır: Kişiler gerekli temel yağ
asitleri, mineral ve vitaminlerden yoksun kalma
tehlikelerine maruz kalabilir, bitkinlik ve çeşitli
hastalıklarla karşılaşabilirler. Webb 1980’de;, Leibel,
Rosenbaum ve Hirsch 1995’te şişmanlığa karşı yapılan
diyetlerin yararsızlığını ortaya koymuştur. Gerek Michigan
Üniversitesinden Prof. Gardner, gerekse de Pennsylvania
Üniversitesinden Prof. Bronwell yaptıkları deneylerde düşük
kalori rejiminin çöküşünü kanıtladılar. Eylül 1993’te ise
Prof. Apfelbaum Uluslararası Anvers Kongresinde, “Aşırı
şişmanlık tedavisinde hepimiz yanıldık mı?” sorusuna “Evet!”
deme cesaretini göstermiştir.
PEKİ NASIL ZAYIFLAMALI?
Görülen o ki, gerçek ve kalıcı kilo kaybı, aç kalarak, az
kalori yöntemiyle değil, doğru gıdaları doğru zamanlarda ve
doğru bileşimlerle tüketerek sağlanacaktır. Alışılagelmiş
yöntemlerin rafa kaldırılmasında ve çağdaş, bilimsel bir
metodun öğrenilmesinde sağlığımız açısından büyük yarar
vardır. (Bu arada protein diyeti ve zayıflatıcı ilaçların da
vücudumuz üzerinde sayısız zararları vardır, ama bu bizim
yazımızda uzun uzun anlatılmayacak, yeri geldiğinde
değinilecektir.)
Yöntem:
Vücuda enerji veren gıdalar üçe ayrılır :
Glusidler ( Karbonhidratlar ), Proteinler
ve Lipidler ( Yağlar ).
Vücut esas enerji ihtiyacını karbonhidratlardan sağlar.
Protein ve yağların ana hizmetleri farklıdır, ama
karbonhidratın yetmediği anlarda (açlık hali gibi),
karaciğerde glikojen olarak depolanmış olan yağ (glikojen,
sadece öğün aralarındaki açlık durumuna yetecek
miktardadır), vücudun çeşitli bölümlerinde depolanmış yağ ve
kaslardaki protein rezervleri devreye girer. İşte bu
safhada, “öyleyse hiç karbonhidrat yemeyelim, vücut da
ihtiyacını depolanmış olan yağ ve proteinlerden karşılasın,
biz de zayıflayalım” şeklinde parlak bir fikir gelse de,
hevesimiz kursağımızda kalıyor; zira bu yöntemde vücutta
“keton” adı verilen toksik maddelerin ortaya çıkarak ölüme
varacak derecede vücuda zarar vereceği gerçeğiyle
karşılaşıyoruz. Zaten protein diyetlerinin tehlikesi de
burada ortaya çıkıyor.
Karbonhidratlar vücutta sindirildikten sonra glikoza
(şekere) dönüşürler. Bu da kan şekerimizi yükseltir. Kandaki
şekeri yakıt olarak hücrelere gönderme ve kan şekerini
normal seviyeye indirme görevi ensülin hormonuna
verilmiştir. Pankreas tarafından üretilen ensülin bir
süpürge gibidir. Karbonhidratlardan elde ettiğimiz glükozu
da, proteinlerden ve yağlardan elde edilen maddeleri de
hücrelere ensülin taşır; bir kısmını derhal, bir kısmını da
ihtiyaç halinde kullanılmak üzere depo olarak. İşte kan
şekerimiz yükseldiğinde salgılanan ensülin hormonu, yağ
depolamak ve kolesterol yükseltmekte de ustadır!
“Şekeri Bırak” kitabının yazarları; Montignac’ı ve “Şekerin
Hüznü” kitabının yazarı William Dufty’yi öncüleri olarak
kabul etseler de, her iki yazarın, bildikleri halde
ensülinin zararlarını yeteri kadar vurgulamadıklarını
söylüyorlar. Onlar ensülinin yağ depolamakla kalmayıp,
önceden depolanan yağların tüketimini de engellediğini,
ayrıca kolesterol seviyelerini artırdığını bilimsel verilere
dayanarak açıklıyorlar (Kahn ve Weir, 1994). Yani çok
ensülin, çok yağ depolama riski ve kolesterolün artma riski!
Demek ki pankreasımızın aşırı çalışıp, sürekli yüksek
miktarda ensülin salgılamasına neden olmaması için bazı
önlemler alacağız. Bu da kan şekerimizi çok yüksek
seviyelere çıkartmamakla sağlanacak. Kan şekerimizi ne
artırıyordu? Öncelikle karbonhidratlar. Ama ne ilginçtir ki,
karbonhidratlar kendi aralarında bir çok değişik sınıflara
ayrılmıştır. Tahıllar da, sebze ve meyveler de, bal ve şeker
de, baklagiller de karbonhidrattır. Bütün mesele hangi
karbonhidratların, kan şekerini fazla artırdığını,
hangilerinin normal derecede, hangilerinin çok az
artırdığını bilmekte yatıyor.
Rafine edilmiş şeker, beyaz un, beyaz pirinç, beyaz makarna,
beyaz ekmek (maalesef modern gıda endüstrisinin azizliği
yüzünden tüm lif ve mineral, vitamin…vs. gibi faydalı
elementlerinden arındırılmış olduklarından), ayrıca şekerli
tüm gıda ve içecekler (ketçap ve kola gibi..) yüksek kan
şekeri endeksine dahil gıdalardır. Yani bu tip liften
arındırılmış gıdaları tükettiğimizde, kan şekerimiz oldukça
yüksek seviyelere çıkarak fazla miktarda ensülin
salgılanmasına neden olur.(Montignac kitabında bunları
yüksek glisemi endeksine sahip gıdalar, ya da kötü glusidler
olarak tanımlıyor).
Bir çok görüşe göre, eskiden gıdalar bu kadar rafine
edilmediklerinden ve daha doğal halleriyle
tüketildiklerinden, çağımızın hastalıkları olan erken
yaştaki damar hastalıkları, şeker, obezite ve kanser bu
derece yaygın değildi. Özellikle milyonlarca yıl boyunca
atalarımız rafine şekerin ne olduğunu bilmeden yaşadı.
Onların pankreasları belki de yaşamlarının tek bir gününde
bile bizim her gün sağladığımız ensülini salgılamamıştı. Son
bir kaç yüzyılda sadece soyluların ve kralların sofrasını
süsleyerek onların diyabet, gut, obezite gibi hastalıkları
edinmesine neden olan şeker, bugün tüketim çılgınlığı
halinde herkesin günlük diyetine fazlasıyla girmiş
bulunmaktadır.
Doğal oldukları halde kötü glusid olarak tanımlanacak bir
kaç tane de sebze bulunmaktadır ki bunlar; patates(taze
olmayanı), havuç, pancar ve mısır olarak sıralanır.
Meyvelerden ise karpuz, ananas ve muz kan şekerini fazla
yükselten kötü glusidler sınıfına girer.
Kepekli veya daha iyisi entegral olarak adlandırdığımız
ekmek, kepekli makarna, kabuklu pirinç ve baklagiller iyi
glusidlerdir. Yeşil sebzeler, soya ve mantar ise çok iyi
glusidler sınıfına girer, yani bunlar ensülin salgılamasına
en az etki edenlerdir. (Aşağıda her iki kitaptan derlenen
glisemi endeksi tablosu rakamlarla detay vermektedir.)
Montignac etkileyici bir örnekle beyaz ekmeğin şişmanlamaya
katkısını anlatıyor: Deneğimiz, sürekli kötü glusidlerle
beslenmiş, pankreası düzgün çalışamayan biri. Ona aşağı
yukarı ayni kalori değerine sahip iki çeşit gıda vereceğiz.
(Bu arada bilmeliyiz ki, normal olarak 1 litre kanda bulunan
kan şekeri seviyemiz 1 gr.dır.) İlk olarak deneğimize 100
gr. beyaz ekmek üzerine sürülmüş 70 gr. tereyağı, ikinci
seferde ise 100 gr. entegral ekmek üzerine sürülmüş aynı
miktarda tereyağı veriyoruz. Beyaz ekmek yüksek kan şekeri
endeksine sahip olduğundan (70), kan şekeri derecesi 1.70
seviyesine çıkıyor. Pankreas çok da iyi çalışmadığından,
salgılanan ensülin orantısız kalıyor. Glikoza dönüşen beyaz
ekmeği kandan kovuyor fakat ensülin fazlası, yağın önemli
bir kısmını depoluyor. Entegral ekmekle yağ verildiğinde
ise, bu ekmeğin kan şekeri endeksi düşük olduğundan (35),
kan şekeri yaklaşık 1.20 seviyelerine çıkıyor ve salgılanan
ensülin miktarı da bir hayli az oluyor. Az miktardaki
ensülin ise, yağın depolanmasına neden olmuyor. Sonuç
olarak, senelerce kötü glusidlerle beslenen kişilerde
pankreasın bir müddet idare etse de sonunda yorgunluk
sinyali vererek dengesiz çalışmaya başladığı görülüyor.
Yüksek seviyelerde salgılanan ensülinin marifetlerini de
öğrenince, tüm şişmanlık vakalarını izah edebilmiş oluyoruz.
Yüksek ensülin salgısının bir başka çok önemli zararı daha
var: Hipoglisemi’ye yol açması. Diyelim kötü glusidlerden
oluşan bir kahvaltıyla başladık güne: Beyaz ekmek, bal,
reçel… Kan şekerimiz yüksek bir nokta olan 1.80 gr/lt.’ye
bile ulaşabilir. Pankreasımız çok iyi durumda değilse,
ensülin salgısı fazla ve orantısız olur. Bu durumda kan
şekerimiz anormal bir düşüşe geçebilir ve sindirimden 3-5
saat sonra kan şekerimiz 0.45 gr/lt.ye kadar düşebilir. Kan
şekeri ani olarak düştüğünde kişi solgunlaşır, terleme,
titreme, çarpıntı gibi sıkıntıların yanı sıra büyük bir
açlık hissine kapılır. Hiperglisemiye (yüksek kan şekeri)
tepki olarak kişilerde hipoglisemi (düşük kan şekeri)
gelişir. Bu ekstrem örnekte olduğu gibi olmasa da, sürekli
kötü glusidlerle beslenen kişiler düzenli olarak
hipoglisemiden rahatsızlık duyarlar. Yani yemek saatinin
yaklaşmasıyla gitgide sinirli, sabırsız ve hatta saldırgan
olmak; üşüme, veya yorgunluk, esneme ve uyuşukluk hali,
dikkat dağılması, hep anormal kan şekeri düşüşlerinden
kaynaklanan durumlardır. Doktora giden hastaların çoğu
kronik yorgunluktan bahsederler. Bu, kötü beslenme
alışkanlığının bir sonucudur. (Fazla şeker, fazla beyaz
ekmek, fazla patates, fazla makarna ve pilav; çok az lif.)
Kişi hipoglisemiye düştükçe tekrar kötü bir gluside
saldırmakta, ve kan şekerinin bu aşırı iniş-çıkışları bir
kısır döngü şeklinde insanın metabolizmasını aşırı
yormaktadır.
Günümüzde aşırı kola ve şekerli yiyecekler tüketen gençler
de hantal ve tembel olmanın nedenini beslenmelerinde
aramalılar. Yemek sonralarında çöken ağırlığın tek nedeni bu
sağlıksız beslenme alışkanlıklarıdır.
Aç karnına alınan alkol de aynı etkiyi göstermektedir.
Hipoglisemiye neden olan başka faktörler de vardır,
heyecanlanma veya pankreas tümörleri…gibi. Kronik yorgunluğa
ait de başka nedenler vardır. Ama bunlar bizim konumuzun
dışındadır.
Bu arada; her iki kitapta da, meyvelerin vitaminlerinden tam
yararlanabilmek için, aç karnına yenilmeleri gerektiği
yazmaktadır (Yemeklerden yarım saat önce veya iki saat
sonra).
Çünkü sindirim süreleri çok kısadır. Aksi takdirde meyveler,
diğer yemeklerle saatlerce aynı midede kalarak mayalanır,
diğer maddelerin sindirimini etkilediği gibi vitaminlerini
de kaybederler. (Yalnız çilek, böğürtlen ve frambuaz gibi
kırmızı meyveler, midede mayalanmadıklarından, yemekten
sonra tüketilmelerinde mahsur yoktur.)
Sonuç :
Daha sağlıklı yaşamak ve ideal kilomuzu korumak için temel
beslenme mantığını kavradık. Montignac yöntemi ve
Şekeri Bırak yöntemi arasındaki ufak farklılıkları kısaca
belirtip dikkatimizi aşağıdaki Glisemi Endeksi Tablosuna
yönelterek, hangi gıdaları seçmemiz gerektiğini daha iyi
göreceğiz.
Tabloda “kötü”, “iyi” ve “çok iyi glusid”ler
(karbonhidratlar) yer almaktadır. Montignac ilk aşamada,
“iyi glusid”lerden (“çok iyi glusid”lerden olmaları şart
değil) oluşan bir kahvaltıyla güne başlamayı öneriyor. Bu
kahvaltıda yemekten en az 15 dakika önce yenecek meyve,
istenildiği kadar entegral ekmek, ve (entegral ekmek ne de
olsa “çok iyi glusid” sınıfına girmediğinden) ensülinin yağ
depolama riskine karşı önlem olarak, hiç yağın olmadığı bir
kahvaltı öneriyor. Yani yağsız olmak kaydıyla peynir,
yoğurt, süt tüketilebileceğini söylüyor.
Öğlen ve akşam yemeklerinde aşırı yağlı olmamak kaydıyla
protein tabağı (kırmızı et, tavuk veya balık, omlet…vs.),
yanında çok düşük glisemik endekse dahil olan (“çok iyi
glusid” tabir edilen) yeşil salata ve her tür yeşil sebze,
mantar öneriyor.
Veya da başka bir seçenek olarak karbonhidrat ağırlıklı bir
yemek yenilebiliyor. Elbette karbonhidratlar “iyi glusid”lerden seçilecek (kepekli makarna, kabuklu pirinç,
kuru baklagiller… vs.),yanında istenildiği kadar yeşil sebze
ve salatalar, istenirse yağsız olmak kaydıyla peynir ve
yoğurtla yenilebilecek. Montignac, protein ağırlıklı yemek
ile karbonhidrat ağırlıklı yemeği dengede tutmanın iyi
olacağını belirtiyor: Diyelim ki 10 öğünün 7’si protein
ağırlıklıysa, 3’ü de karbonhidrat ağırlıklı olarak
düşünülmeli… Rafine edilmiş(beyazlaştırmış) her tür
karbonhidrat, ayrıca patates, havuç, pancar ve mısır,
meyvelerden muz ve karpuz gibi “kötü glusid”ler ilk aşamada
yasaklı. Zira 2-3 ay sürecek bu aşama, kilo verme aşaması.
İkinci aşamada artık kilo verildiğinden, bazı kaçamaklara
müsamaha gösteriliyor; örneğin patatesi çok seven bir kişi
nadiren patates yiyerek kaçamak yapabiliyor ama mümkünse
vücuda yağ depolatmamak için, etle beraber değil de
salatayla yapılması öneriliyor bu tip kaçamakların… Tatlı
meselesine gelince, ilk aşamada tatlı yok. Meyve, badem,
ceviz, fındık, kuru meyve, yağsız yoğurt, şekersiz
marmelatla idare edilecek. İkinci aşamada, früktoz ile
yapılmış, veya yüksek oranda (%70) kakao içeren bitter
çikolata içeren tatlılara yer veriliyor.
Montignac, yemeklerde, özellikle 1. aşamada entegral dahi
olsa ekmeğin pek yer almamasından yana. Sadece kahvaltıda,
bolca tüketilebileceğini söylüyor. Zira ekmeğin ağırlık
yapan, sindirimi güçleştiren bir madde olduğunu düşünüyor.
Şekeri bırak yönteminde ekmek entegral olmak kaydıyla günün
istenen saatinde tüketilebiliyor, ama günde 3 dilimin pek
geçilmemesi öneriliyor. Şekeri bırak yönteminde, beraber
yemekten kaçınılması gerekenlere değinilmiyor. Yani
Montignac yönteminde olduğu gibi, yapısı gereği genelde
yağlarla bir arada bulunan proteini alırken, yanında “iyi
glusid” olmasına rağmen kepekli ekmek veya makarna gibi
gıdaların alınmamasını öneren diyetler yok. Onlar “iyi
glusid”lerin hepsi dengeli karıştırılarak yenebilir, ama
miktarda asla aşırıya kaçılmamalı demektedir. Örneğin, yeşil
sebzelerle garnitür edilmiş bir porsiyon kırmızı veya beyaz
et tabağı, yanında bir dilim ekmek ve bir salata öğünümüzü
oluşturacak; öğün aralarında ise meyve ve yemişlerle
atıştırma yapılacak. Meyve dışında ise, tatlandırıcıların
kullanıldığı, ya da yüksek (en az %60-70) kakao içeren
çikolatayla yapılan şekersiz tatlıların tüketildiği bir
beslenme tarzını uygun görüyorlar.
Aslında geri kalan tüm beslenme önerileri tamamen aynı
denilebilir. Alkol konusunda; çok az olmak kaydıyla (günde 1
veya 2 kadeh), mümkünse kırmızı şarap gibi faydalı olanının
tercih edilmesi ve yemekle beraber tüketilmesi konusunda
fikir birliği içindeler. Bira ise en kötü glusid olan maltoz
içerdiğinden önerilmiyor.
GLİSEMİ ENDEKSİ TABLOSU
KÖTÜ GLUSİDLER (Kan şekeri endeksi 50’den yüksek):
Maltoz---------------------110
Glikoz--------------------- 100
Fırında patates------------95
Hamburger ekmeği--------95
Patates püresi-------------90
Havuç-----------------------85
Patates kızartması---------80
Bakla------------------------80
Balkabağı-------------------75
Bal---------------------------75
Şeker------------------------75
Mısır gevreği---------------75
Beyaz un-------------------75
Beyaz pirinç----------------75
Mısır-------------------------75
Kraker----------------------75
Beyaz baget ekmek-------70
Bisküvi----------------------70
Pancar----------------------70
Çikolata---------------------70
Haşlanmış patates---------70
Karpuz----------------------70
Ananas---------------------65
Muz-------------------------60
Kavun----------------------60
Beyaz undan makarna---60
Reçel-----------------------60
Kuruyemiş-----------------60
Taze patates--------------55
Patlamış mısır--------------55
İYİ GLUSİDLER(Glisemi endeksi 50-20 arası):
Kepek ekmeği*------------50
Bulgur----------------------50
Bezelye--------------------50
Şekersiz tam tahıl---------50
Kivi-------------------------50
Üzüm----------------------50
Armut---------------------45
Taze fasulye-------------40
Barbunya-----------------40
Çavdar ekmeği-----------40
Şekersiz meyve suyu----40
Şeftali,erik----------------40
Elma, portakal------------40
Entegral ekmek**--------35
Nohut----------------------35
Süt ürünleri---------------35
Meyveli yoğurt-----------35
Kuru fasulye--------------30
Entegral makarna--------30
Mercimek------------------30
Kuru kayısı----------------30
Şekersiz marmelat-------30
Greyfurt------------------25
Kiraz,vişne---------------25
Siyah çikolata------------22
(min.%70 kakaolu)
Fruktoz (meyve şekeri)---20
ÇOK İYİ GLUSİDLER(Glisemi endeksi 20’den az):
Yoğurt---------------------15
Soya fasulyesi------------15
Domates------------------15
Fındık----------------------15
Yerfıstığı------------------15
Mantar--------------------15
Yeşil sebzeler***--------15 ve altı
Taze kayısı---------------10
*: Entegral ekmek, buğday tohumunun bütünü ile pişirilen
ekmektir, unun kepek ve diğer bileşenlerinden
ayrıştırılmamış hali kullanılır.
**: Kepekli ekmek ise, beyaz unun içerisine sonradan kepek
eklenerek elde edilir. Katılan kepeğin en azından %20
oranında olması uygun olabilir. Kan şekerini düşürecek
lifler geri kazandırılsa da, bu ekmek bazı vitamin ve
minerallerden yoksun bırakılmıştır.
***: Lahana, brokoli, kabak, enginar, kereviz, ıspanak,
patlıcan, karnabahar, salatalık, marul, kıvırcık, roka,
turp, dereotu, maydanoz…vs.
SON SÖZ:
İncelediğimiz bu yöntem, kilo verdikten sonra terk edilecek,
geçici bir zayıflama “diyet”i değildir; sürekli
uygulayacağımız, normal kiloda kalmamızı sağlayacak olan
sağlıklı bir beslenme şeklidir ve bir yaşam stili olarak
benimsenmelidir. |